Ruh, Madde ve Zen


Bir noktada herkes aynı soruya gelir:
“Gerçekten uyanıyor muyum, yoksa sadece yeni bir uyku biçimi mi buldum?”
Spiritüel dünyaya adım atan pek çok insan, aslında uykunun başka bir türüne geçer. Daha ince, daha güzel, daha anlamlı bir uyku… ama yine de bir rüya. Çünkü zihin, ister paraya, ister dine, ister şifaya odaklansın, bir şeye tutunmaya meyillidir. Tutunduğu şeyi anlamlandırmak için ritüeller kurar, sistemler yaratır, bilgi biriktirir. Böylece kendini güvende hisseder.
Ama Zen bize der ki: “Bir şeyin anlamını bilmek, onu yaşamak değildir.”
Ne kadar çok bilgi toplarsak, o kadar çok uzaklaşırız. Çünkü bilgi, çoğu zaman deneyimin yerine geçer.
Bir mumun alevine bakıp, “ışık karanlığı aydınlatır” diyebilirsin, ama o cümlenin gerçeğini, sadece o ışığın sıcaklığı tenine değdiğinde anlarsın.
Spiritüel pratikler, bir süre sonra o ışığı yaşamak yerine, ışığın teorisini konuşmaya dönüşür.
Ve insan, farkında olmadan “şimdi”den çıkar.
Ritüeller kötü değildir.
Bir niyetle tütsü yakmak, meditasyona oturmak, kristalini temizlemek, bir kart çekmek… bunların her biri zihni sakinleştirir, dikkati merkezine getirir.
Fakat bir noktadan sonra ritüel, seni şu ana getiren köprü değil, geçmişteki bir anlamın anıtı haline gelir.
Artık orada bir enerji yoktur, sadece “alışkanlıkla yapılan şey” vardır.
Ve işte o an, spiritüellik bile bir tür uyuşturucuya dönüşür.
Kimi insan spiritüel dünyada kaybolur.
Kimi ise tam tersine, maddi dünyanın ağırlığında ezilir.
Birincisi bulutların arasına çıkar, yere basmayı unutur.
İkincisi toprağa öyle kök salmıştır ki, gökyüzüne bakmayı bırakır.
Zen yolu bu ikisinin tam ortasındadır.
Ne gökyüzüne çıkar, ne de yere çakılır.
İkisini de bir bütünün yüzü olarak görür.
Denge, aslında hareketsizlik değildir.
Denge, her şeyin kendi ritmi içinde salınmasına izin verebilmektir.
Yin ve yang gibi… biri yükselirken diğeri iner, biri genişlerken diğeri daralır.
Ama ikisi de yaşamın tek nefesidir.
Spiritüel olanla dünyevi olanın farkı da böyle.
İkisi birbirinden ayrı değil; sadece biri görünür, diğeri görünmez.
Görünmeyene aşırı bağlanmak kadar, sadece görünene takılı kalmak da aynı derecede yanıltıcıdır.
Bir uçta ruh vardır, diğerinde madde.
Ama Zen der ki: “Ruh maddeyle, madde ruhla nefes alır.”
Bu yüzden, ruhu ararken bedeni ihmal etmek, maddeyle yaşarken ruhtan kopmak aynı hatadır.
İkisi de yaşamın bütünlüğünü yırtar.
Bazı insanlar derin spiritüel pratikler içinde kaybolur.
Sürekli bir arayış halindedirler: yeni öğretmen, yeni teknik, yeni sembol…
Ama içlerinde bitmeyen bir eksiklik hissi vardır.
O eksiklik, aslında şimdiyi kaçırdıklarının sessiz yankısıdır.
Çünkü tüm bu yollar, seni “orada bir şey var” düşüncesiyle dışarıya bakmaya yönlendirir.
Oysa Zen, hep aynı şeyi söyler: “Orada hiçbir şey yok. Burada her şey var.”
Bir ağacın gölgesine oturup sadece var olabilmek…
İşte o an spiritüelliğin özü budur.
Çünkü ne bir sistem, ne bir öğreti, ne de bir rehber gerek.
Sadece o ağacın, gövdesinin, kokusunun, rüzgarla dansının farkında olman yeter.
Bu farkındalık halidir Zen’in kalbi.
Ve bu farkındalık, hiçbir şeye ihtiyaç duymaz.
Ritüelleri bırakmak gerekmez.
Ama ritüellerin ötesinde neyi unuttuğumuzu hatırlamak gerekir.
Ritüel, anlamın hizmetinde olduğunda değerlidir.
Ama anlam ritüelin içinde kaybolduğunda, geriye sadece şekil kalır.
Şekillerin dünyasında insanlar iç huzuru değil, onay arar.
Ne kadar çok tütsü yakarsa, o kadar “ruhsal” hisseder.
Ne kadar az meditasyon yaparsa, o kadar “eksik” hisseder.
Oysa Zen, ruhsal ya da maddi diye bir ayrım tanımaz.
Her şeyin bir Zen’i vardır, çünkü her şeyde varoluşun özü saklıdır.
Yolda yürürken ayağının yere bastığını fark etmek…
Bir lokma yemeğin tadını gerçekten almak…
Bir dostla konuşurken kelimelerin arasındaki sessizliği duymak…
Bunlar da birer meditasyondur.
Sadece farkındalık değişmiştir, eylem değil.
İnsan kendine dönmek için dağlara çıkmak zorunda değildir.
Bazen kendi evinin sessiz bir köşesi, en yüksek dağdan daha kutsaldır.
Çünkü mesele nerede olduğun değil, nasıl baktığındır.
Zen, gözlerin gördüğüyle kalbin hissettiği arasındaki mesafeyi ortadan kaldırmaktır.
Spiritüellik, bir hedef değil; bir hatırlayış biçimidir.
Hatırladığında, artık dışarıda arayacak bir şey kalmaz.
Kendini, dünyayı, zamanı, Tanrı’yı ayırmazsın.
Her şey bir olur.
İşte o birliğin içinde hem dua edersin hem gülersin,
hem dersin ki “her şey ilahi bir plan” hem de akşam yemeğini düşünürsün.
Çünkü ikisi de kutsaldır.
Dünyevi olanda da, ruhsal olanda da aynı yaşam akışı vardır.
Birini yüceltip diğerini küçültmek, bütünü parçalar.
Bu yüzden Zen, hiçbir şeye kutsallık atfetmez ama her şeyi kutsal görür.
Bir nefes, bir taş, bir düşünce, bir kalp atışı…
Hepsi aynı kaynaktan gelir ve aynı yere döner.
Peki insan neden bu dengeyi korumakta zorlanır?
Çünkü zihin ikiliği sever.
“Bu iyi, bu kötü. Bu ruhsal, bu dünyevi. Bu ben, bu öteki.”
Zen bu dualiteyi reddetmez; sadece ciddiye almaz.
Zihin ikiye böler, kalp birleştirir.
Kalp, yin ile yang’ın dans ettiği merkezdir.
Ve kalp merkezine döndüğünde, artık bir şey seçmene gerek kalmaz.
Ne tamamen spiritüel olursun, ne tamamen dünyevi.
Bir çiçeğin açışında hem biyoloji vardır, hem mucize.
Bir insanın gözyaşında hem kimya vardır, hem sonsuzluk.
Ve sen o ikisini aynı anda görebildiğinde, artık Zen’e yaklaşıyorsun demektir.
Gerçek farkındalık, neyi “doğru” yaptığınla ilgili değildir.
Ne kadar “var olduğunla” ilgilidir.
Bir çay demlemek, bir nefes almak, bir düşünceyi gözlemlemek…
hepsi aynı kapıya çıkar:
Şimdi.
Spiritüel yolların en büyük paradoksu budur:
İnsanı şu andan kopararak, şu ana ulaşmaya çalıştırır.
Oysa şimdiye ulaşmak gerekmez.
Zaten buradasındır.
Ama zihin bunu kabullenmek istemez, çünkü “bir şey yaparak” var olduğunu sanır.
Zen bu yanılgıyı usulca gösterir.
Der ki: “Bırak, zaten oldun.”
Dünya hızla dönerken, her şeyden uzaklaşmadan, hiçbir şeye aşırı bağlanmadan yaşamayı öğrenmek…
İşte gerçek denge budur.
Bir tarafında sessizlik, diğerinde hareket vardır.
Ama sen, ikisini de bir arada tutabilirsin.
Çünkü ikisi de sensin.
Ve belki de asıl uyanış, hiçbir şeye ulaşmak istemediğinde olur.
O zaman dünya değişmez, ama sen artık farklı görürsün.
Çünkü içindeki yin ve yang barışmıştır.
Bir taraf alır, bir taraf verir.
Bir taraf sever, bir taraf öğretir.
Ve sen her ikisiyle de var olursun.
İç huzur, bir hedef değil, bir alışkanlık haline geldiğinde,
dünya senin için karmaşık olmaktan çıkar.
Her şeyin Zen’i görünür olur.
Bir bakışta, bir sessizlikte, bir tebessümde.
Ve fark edersin:
Hiçbir şey değişmedi ama sen artık buradasın.
Bu yüzden ZenYolunda yürümek demek, iki uç arasında salınan bir teraziyi dengeye getirmek değil;
terazinin ortasında durup, onun salınımını izlemek demektir.
Her şeyin Zen’ine ulaşmak, hiçbir şeyi dışlamamakla mümkündür.
Ne ruhsuz bir materyalizm, ne de köksüz bir spiritüellik…
İkisi bir araya geldiğinde bütünlük doğar.
O yüzden, şimdi bu satırları okurken, sadece bir anlığına dur.
Nefes al.
Kendine dön.
Ve hatırla:
Zen, bir hedef değil, bir haldir.
Ve o hal, şu anda seninle birlikte, bu kelimelerin arasındadır.
